Sedad Hakkı Eldem’le Bir Söyleşi

sedadheldem

YAPI adına röportaj : Ayşe HASOL .

 

YAPI – Sizin gözünüzde S.H. Eldem kimdir? Üslubu nedir? Neler gerçekleştirebilmiştir? Gerçekleştirmek istediklerinin hepsini yapabilmiş midir?

S. H. ELDEM – Kısaca bu gayeler hakkındaki çalışmalarımı söyleyeyim. GSA’nde mimarlık okudum. Ondan sonra 2 senelik bir staj hakkı kazandım. Yani 7 senelik bir tahsilim oldu. Ben Akademi’deki tedrisat programının dışında olmak üzere kendi düşünceme göre bazı işler ilâve ettim ve o zamanki hocam Mongeri çok anlayış gösterdi ve beni serbest bıraktı. Bu yaptığım çalışmaların bir tanesi sivil mimarinin etüdü, diğeri ise yapı tekniğinin ilerletilmesi oldu. Bunların bir kısmını hiç yapılmaz görmüştüm, bir kısmı da çok zayıf idi akademi de. O tarihten beri bu çalışmalarıma devam ettim ve o zamanlarda Anadolu’da takriben 10 sene süren incelemeler yaptım. O zaman staj çalışmalarımı yapıyordum. Bunların en uzun sürelisi İzmir civarında, ikincisi de Ankara’da oldu ve oradaki evler üzerinde epeyce çalışmalar yapmak imkânım oldu. İyi ki bunları yapmışım çünkü onların çoğu yok oldu. Bilhassa Ankara’dakiler. Ben esas itibarıyla Türk sivil mimarisi üzerinde durdum. O tarihlere kadar Osmanlı mimarisi namına daha ziyade kubbeli mimari, hanlar, camiler, hamamlar ele alınırdı ve mimari Kemalettin Bey, Vedat Bey, üslubunda yenilenmeye çalışırdı ki bu bana tamamıyla zıt geliyordu. Bundan dolayı ve aynı zamanda Türk sivil mimarisini o devirde uygulanan dünya mimarisine çok daha fazla yakın gördüğümden dolayı ve tanınmamış bir mimari ve son derece güzellikler taşıyan

bir mimari olduğu için bütün kuvvetimi ona verdim. Ona göre çalışmalar yaptım. Bunları da sonradan sergiledim. Paris’te, sonra da Berlin’de. Epeyce sükseli oldu.

YAPI – Çok değerli çalışmalarınızı biliyoruz. Fakat birtakım etkenlerden dolayı yapmak isteyip de yapamadığınız birşey oldu mu?

S. H. ELDEM – Evet ekseriyetle öyle oldu. Maalesef. Ama çok şansım oldu. Belki ben de birçok fırsatı değerlendiremedim. Yani bu memleket ve Akademi bana çok fırsatlar verdi doğrusunu söyleyeyim. Ama tabii uygulamaya gelince yani binaların yapılmasına; o zaman başka güçlüklerle karşılaşılıyor. Ve bilhassa benim düşündüğüm tarzda, yeni ve o zamana dek hiç yapılmamış bir mimariyi uygulamada çok mukavemet ile karşılanıyordum. O sebepten dolayı bir defa kubbe mimarisinden -betonarme mimarisi diyelim- ona geçmek lüzumu vardı. O esnada betonarme mimarisi Viyana ekolü yani kübik mimari tarzında yapılıyordu. Ben buna karşı çıkmıştım. Yani o mimariyi katiyen kabul etmiyordum.

YAPI – Ne tür reaksiyonlar geldi efendim? Bunlar halktan mıydı, yoksa akademik çevrelerden miydi?

S. H. ELDEM – Halktan, bakanlıklardan vesaire, Meselâ İnhisarlar Umum Müdürlüğü (Sonradan Başbakanlık oldu) epeyce güçlükler geçirdi. Çünkü bir yarışma neticesinde birincilik kazandı. Fakat proje aynen yapılmak istenmedi. Başladıktan sonra bile birtakım değişikliklere teşebbüs edildi. Ve buna Viyana ekolü önder oldu. Yani Holzmeister, Falih Rıfkı vs. Yani oradaki mevcut hükümet mahallesinin mimarisine uymuyor diye ve bu üslup olmaz diye.

YAPI – Efendim bu üslup nasıl yaratıldı? O sırada Holzmeister’ler, Egli’ler arasında nasıl bu yolu seçtiniz?

S. H. ELDEM – Onlar arasında demeyelim. Onlara rağmen.

YAPI – Evet, onlara rağmen.

S. H. ELDEM – Çünkü onların yaptığı mimari o zaman modern sayılıyordu. Modern ya da kübik. Ben ona kübik diyorum. Biraz da karikatürize etmek için çünkü hakikatte modernliği yok. Orada, o devirde Vedat Bey, Kemalettin Bey üslubunda, Mongeri üslubunda Osmanlı motifleri kullanılacağına, burada birtakım Viyana motifleri kullanılırdı. Ancak esas farkı şu idi ki saçak filan yoktu ve binalar kesilmişti, biterdi bir yerde. Durup dururken biterdi ve biten yerden sonra çok yağmurlar aktı. Bayındırlık Bakanlığı bunlara çatılar, saçaklar ilâve etmek mecburiyetinde kaldı. O da bu yapılan yanlışların tecellisi.

YAPI – Yani bir yerde ulusal mimariye bir geçiş sayılabilir mi?

S. H. ELDEM – Hayır efendim. Fonksiyonel bir hadise. Ama bu, fonksiyonel mimari, modern mimari namı altında yapılan mimarinin hakikatte o kadar da fonksiyonel olmadığını ispat ediyor. Yani çatılar aktı, yağmur boruları meydana çıktı. Yani böyle şeyler oldu. Bütün mesele inşai bir meseleydi aynı zamanda betonarmenin ifade edilmesi meselesiydi diyeyim. Yani betonarme karkasın belirtilmesi ki o devirde bunun önderliğini birtakım mimarlar yapıyordu. Mies van der Rohe, Le Corbusier, Perret. Ben bunların yanında çalışmış bulunuyordum ama zaten kendim bu tarzı tercih ediyordum. Yani Türk sivil mimarisinde karkas sistemi ön plandadır öteden beri. Binaenaleyh, betonarmeye bu bakımdan yani modern bina inşaatına çok yakınlığı da vardır.

YAPI – Anlaşılıyor ki araştırmalarınızda Türk mimarisinin bize en uygun mimari olduğunu bulmuşsunuz ve aslında uluslararası ekolün de bir yerde Türk mimarisiyle yakınlığını keşfetmişsiniz. Binalarınızda genellikle ulusalcılık düşüncesiyle uluslararası düşüncenin kaynaştığını görüyoruz. Bu kaynaşma kimi zaman birinin, kimi zaman diğerinin lehine oluyor. Bu bir çatışma mıdır? Yoksa böyle bir denge aradınız mı?

S. H. ELDEM – Aslında bir formül dahilinde çalışmak istemedim. Yani konular kendi içlerinde farklı farklı imkânlar veriyor ve farklı zaruretler doğuyor. Binaenaleyh onlara uymak icap ediyor. Bir aralık harp seneleri içinde betonarme yapmak çok güç oldu ve taş tercih edildi. O sebepten dolayı mesela yığma taş binalar da yapıldı. Ankara’da Fen Fakültesi Binası’nı o şekilde yaptım. Tabii bir mimari illâ ki bir belirli bir tekniğe uymak mecburiyetinde değildir. Ama ekseriya yığma taş bu devir için normal bir inşaat sayılmaz. Çünkü çok pahalıdır ve uzun sürer. Yani her yerde yapılabilecek bir teknik değildir. Bugün tabii daha uygun daha kolay olan betonarmedir hatta betonarme içinde birtakım prefabrike elemanlar kullanmak da akla gelebilir. Ve nitekim Ankara’da birçok binalar (Meclis Binası’nın yeni ilaveleri bilhassa) o şekilde yapıldı. Çok muvaffak oldular. O bina Behruz Bey’in bir projesidir.

YAPI – Son yaptığınız binalarda daha stilize karakterler görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

S. H. ELDEM – Efendim binaların cinsine göre değişiyor. Ama şunu da söylemek lazım ki memleketimizde -ben istediğim fikirleri tam aynen yapamadım dedim biraz evvel- fakat şimdi bu milli mimari denilen bir mimariye doğru bir yakınlaşma var. Bu bazen çok mübalağalı şekilde oluyor. Bazen de daha normal şekilde oluyor. Onun için bu üslup tahminimden çok daha fazla yerleşmiş oluyor bazı yerlerde. Bazı yerlerde de o milletlerarası denilen modern mimari uygulanıyor. Ben ona “mecmua mimarisi” diyorum. Onu yapan mimarlar var maalesef hâlâ. Halbuki ben yaptıklarını çok kusurlu ve hatalı buluyorum çünkü memleketimiz çok güzel mimari örnekleri taşımaktadır. Ve bunları gidip yerinde araştırmak lazım. Bunların üzerinde çalışmak lazım düşüncesindeyim. Nitekim hoca olduktan sonra bir seminer kurdum ve bu seminerde genç öğrencileri bu çalışmaya sevk etmeye gayret ettim. Nitekim bu çalışmalar çok uzun müddet yapıldı ve epeyce yemişler verdi. Böylece bir arşiv de kurulmuş oldu. Yeni kurulacak olan mimarinin esası oluşmuş oldu.

YAPI – Mecmua mimarisi dediniz. Sizce günümüz akımları, örneğin post- modernizm geleneksel Türk mimarlığı için bir tehdit oluşturur mu?

S. H. ELDEM – Efendim, post-modernizm bir akım değil geçici bir heves, bir şakadır. Her heves gibi bu da gelip geçecektir. Post-modernistler binaları gereğinden fazla süslüyorlar, adeta maskeliyorlar. Bu ciddi bir akım olarak düşünülmemeli.

YAPI – Efendim, bir de son yılların güncel konusu olan Boğaziçi uygulamaları var. Bir yandan istimlâkler söz konusu olurken öte yandan daha önceleri yapılmış ve Boğaziçi’nin güzelliğini fazlasıyla bozan binalar var. Bu konudaki düşünceleriniz neler?

S. H. ELDEM – Efendim, tabii bu konu zaman zaman yanlış yorumlanıyor. Doğru yanlış çeşitli şeyler söyleniyor. Öncelikle ağaç sevgisini aşılamak lâzım. Bu sefer İstanbul Belediye Reisi bu alanda önderlik etti. Nereye el attıysa, yeşillik ile birçok işleri bedava yapma imkânı mevcut oldu.

YAPI – Bu uygulama için siz nasıl birşey önerirdiniz?

S. H. ELDEM – Ben büyük binalarla, büyük masraflı işlerle değil de tabiatı biraz düzeltmek suretiyle ve bilhassa çok ağaç dikmek, yeşillik yapmakla meselenin halline gitmek taraftarıyım. Biraz evvel söylediğim gibi, bu da gayet kolaylıkla olabilir. Birkaç senelik bir mesele, hakikaten toprağımız gayet mümbittir. Binaenaleyh, baktığımız sürece, ağaçlar kolaylıkla çıkıyor.

YAPI – Efendim, son park uygulamalarında neler yapılabilirdi? Son zamanlarda, çöp kutusu ve lambalardan oluşan parklar ortaya çıktı.

S. H. ELDEM – Evet, hakkınız var. Park denilince tabiat kaybedilmemeli. Bizde yapıyorlar. Türk bahçesi diyorlar. Birtakım ferforje lambalar konuyor. Suni bir hal alıyor. Böyle olmaması lazım. Bunlar zorla oraya sıkıştırılmış bir şekilde görülmemeli. Bunun da bir usulü var tabii.

YAPI – Haliç uygulamasında neler yapılabilirdi acaba?

S. H. ELDEM – Prensip itibariyle çok güzel tabii. Ama ne şekilde tamamlanabilir, ilerisi nedir? Her tarafı birdenbire park yapmak, çimen yapmak kolay değil ki. Çimeni yaşatmak lazım. Çimen biraz sıcak geldikten sonra kuruyor. Yalnız çimen ile olmuyor. Ağaçlar da lazım. Bütün bunlar birarada ve belirli bir ölçü içinde yapılmak mecburiyetindedir.

YAPI – Bir de son günlerde çok güncelleşen Beyoğlu konusu var efendim Gazetelerde çeşitli tartışmalar oluyor. Gökdelen dikilmeli mi, dikilmemeli mi, yollar korunsun mu gibi tartışmalar.

S. H. ELDEM – Yolların genişletilmesi gibi konular, değil mi? Tabii Beyoğlu’nda yolların genişletilmesi çok güç. Çünkü birçok binaları yıkmak lazım. Binaları yıkmak da oradaki belirli bir kıymeti yok etmek demektir. Ayrıca, zaten kalabalık olan o yer içine yeniden otomobil sokmamak gerekir. Bütün çare bu. Bu konuda da çalışmalar var. Yolları dışarıdan geçirmek, içeriye fazla dokunmamak konusunda. Fakat Beyoğlu’nda olan olmuş zaten. Beyoğlu’nun da kendine göre bir güzelliği vardı. Evet, üslubu tam yüzde yüz Türk mimarisi şeklinde değildi. Biraz Akdeniz, İtalyan mimarisi vardı. Fakat gene buraya uygun bir hal almıştı. Şimdi, bu binaların çoğunu yıktıktan sonra değerlerini anlamaya başladık. Ama yıkıla yıkıla çok az sayıda bina kaldı. Yani öyle bir devir geçirdik ki bol keseden, arkası yemiş ağacıymış gibi kestik, kestik yedirdik binaları. Bu binalar yemiş ağacı değil. Yemiş ağaçları bile kesildikten sonra aynı yerde, aynı büyüklükte çıkmıyor.

YAPI – Devlet elindeki tarihi binalar dahi bakımsız durumda değil mi?

S. H. ELDEM – Evet efendim, bakımsız duruyor. Oturulanlara bakmasını öğrenmek lazım. Ben şu son senelerde epeyce bir hareket görüyorum. Yani insana ümit veren hareketler var. Yanlış anlaşılmasın sözlerim;, çünkü çok daha kötü devirler gördüm. Öyle devirler ki eski eser denilince karşınızdaki vekil olsa dahi yüzü buruşuyordu. İşadamları bunun sözünü bile istemezlerdi. Çok değişti bunlar. Onun için bundan istifade etmek lazım. Mesela birtakım eski eserler tamir edildi ki millet “aman ne güzelmiş bu mimari” demeye başladı. Yani bunu yavaş yavaş anlamaya başladı. Bizim senelerden beri uğraştığımız şey, böyle uygulamalarla halkın kalbini fethetmektir. Ve edebildi, ediyor yavaş yavaş. Yani en doğru hareket bu. Onun için biz bu yoldayız ve bu yolda devam etmek tabii en iyisi.

YAPI – Efendim, bir projeye nasıl başlarsınız? Elinize bir konu gelince ne şekilde ele alırsınız?

S. H. ELDEM – Eskiden biz kalfalarla alay ederdik. Proje gelince tepeden başlar aşağıya kadar bir çizgi çizer. Oraya da imzasını atar diye. Tabii proje öyle olmaz. Çok çalışmak gerekiyor. Her defasında araştırmalar lazım. Yerine ve mimarisine uygun bir bina meydana getirebilmek için Bunun neticesinde ekseriya çok sade bir bina çıkıyor. “Aman ola ola bu mu oldu” deniyor. Sanki bu kadar çalışmadan sonra marifetli birşeyler icap edermiş gibi

YAPI – Herhangi bir binanızı ele alsak, projenin başlangıcıyla bitimi arasında ne kadar zaman geçer?

S. H. ELDEM – Binanın cinsine göre, efendim. Şimdi benim elimde olan birtakım projeler belki 5-10 senedir elimde. Yani bu çalışmanın uzaması yalnız mimarın işi uzatmasından ileri gelmiyor. Malsahibi de gereken esasları maddi olsun, idari olsun kurmak mecburiyetinde. O binanın, o yerde yapılabilmesi için imkân temin etmek lazım.

YAPI – Efendim, bütünden mi, yoksa detaylardan mı yola çıkarsınız?

S. H. ELDEM – Bu mimarın düşünüşüne ve bilgisine göre olur. Bazı mimarların. kafasında belirli detaylar şekillenmiştir. Onlar daha kolay proje yapabilir. Bazısı da her seferinde dünyayı keşfeder gibi elifbe’den başlamak mecburiyetindedir. Bazı hocalarımız vardı. Şimdi kimsenin günahına girmeyeyim. Proje yaptırırken sabahtan akşama kadar çocukların canını çıkarırdı. Çünkü oturur, kendisi paçaları sıvar çizmeye çalışırdı. Bu böyle olmamalı. Daha serbest bir yola gidilmeli.

YAPI – Eğitimcilikten söz açılmışken, siz uzun yıllar hocalık da yaptınız. Proje mimarlığı veya hocalık arasında bir ayırım yapabilir misiniz? Hangisi daha çok hoşunuza gider? Yoksa hiç ayırmaz mısınız?

S. H. ELDEM – Ayırmam. Ayırmamak lazım. Ama uygulama üzerine çalışması ağır basan bir mimarın proje üzerinde de çalışması lazım. Ayrıca araştırma da yapması gerekir. Özellikle bizim memleketimizde bu şarttır. Ben de bunu bildiğim için çalışmalarımı farklı kısımlara ayırdım. Fakat farklı dediğim kısımlar nihayette bir gayede toplanıyor ve elverişli ve memlekete uygun bir mimari oluşuyor. Bu yüzden böyle bir ayırım yapmamak lazım. Fakat bazı hocalar daha ziyade nazariyatçı olmuyor da teorisyen oluyor.

YAPI – Bu da pek iyi birşey değil tabii değil mi? Hiç bina yapmamış mimarlık hocalarımız var.

S. H. ELDEM – Evet efendim. Fırsat bulamamışlardır. Bu da doğru değil. Mutlaka zaman zaman kendini uygulamaya vermesi lazım. Daha doğrusu, bunlar birbirinin paraleli olarak girmeli.

YAPI – Daha büyük sorun da hocalarımızın eğitmek zorunda olduğu öğrenci sayısının çokluğu. Her yıl İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne üç yüz dolayında öğrenci alınıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz efendim? Mimarlık öğretimi böyle mi yapılmalı?

S. H. ELDEM – Bu kadar çok mimar yetiştirmek artık günümüzde lazım değil. Artık bu mimarlara iş alanları hazırlanmış değil. Bu memleket, bu millet bu kadar mimar besleyecek ve çalıştıracak, kullanacak durumda değil. Onun için şu anda mimarinin ve mimarın kıymetini yeniden belirtmek lazım ve bunlara ihtiyacımız olduğunu belirtmek lazım. Ondan sonra yeniden bir jenerasyon daha yetiştirilebilir. Bu arada bunları yetiştiren asistan ve doçentlere de bir iş yapmak fırsatını vermek lazım. Meselâ mecburi çalışma gibi birtakım şeyler vardı. Mecburi çalışma benim kanımca “gecekondu” üzerinde olmalı. Mutlaka gecekonduların hem arsaları hem de binaları üzerinden herkes geçmiş olmalı, askerlik yapar gibi. Farz ediniz ki bu genç mimarlar askerlik yapıyorlar, daha sonra çavuşluğa ilerliyorlar ve yaptığı tatbikattaki mangalar oradaki işçiler ve ailelerden oluşuyor. O ailelerin nasıl ev yaptıklarını ve nasıl oturduklarını görüyor ve onları örnek alabiliyor. Yani kendi kendisini bir nevi imtihandan geçiriyor. .Bu suretle teorisyen mimar ile hayat, yani gecekonduda oturanların yaptığı bina kaynaşmış oluyor. Bunların arasındaki uçurum ortadan kalkmış oluyor. Bizim memleketin durumu böyle olduğu için halkla kaynaşmak çok daha kolay olur.” Bugün mimarın elinden çıkmış binalar ve milletin kendi ihtiyacına göre kendisinin yaptığı binalar olmak üzere iki ayrı tip vardır.

YAPI – Efendim çoğunlukla uygulamayla proje arasında bir aksaklık göze çarpıyor. Sizin de şikâyetlerinizden biri bu.

S. H. ELDEM – Asıl büyük aksaklık mimar ile millet arasında oluyor. Mimarın yaptığı eseri kullanmak mecburiyetine giren millettir. Binaenaleyh mimar, bir eseri çizerken bu milletin bu eserin içinde yaşayacağını düşünmemişse, tabii iyi bir eser yapmamış sayılır. İstediği kadar cephesi marifetli olsun. Süslü demiyorum. Artık süsler modası geçti. Ama bugün marifetler modası var mimaride maalesef. Hokkabazlıklar ne kadar çok yaparlarsa, o kadar çok marifet göstermiş olduklarını düşünüyorlar.

YAPI – Halkın kullanımına ayak uyduramayan binaların başında da deprem sonrası yapılan bazı konutlar geliyor.

S. H. ELDEM – Yapılan tip binaların halkın yaşama tipiyle hiç ilgisi olmadığı meydana çıkıyor. Bunu genellikle tüm yapılanlara yaymak istemiyorum. Ama birçok yerlerde yapılan tip binaları gördüm. Kullanılmaz bir halde duruyorlardı.

YAPI – Efendim tekrar proje-uygulama ilişkisine dönmek istiyorum. Mimar uygulamaya tümüyle mi katılmalı, yoksa belli bir noktadan sonra kararları uygulamacıya mı bırakmalı, bu denge nasıl olmalı?

S. H. ELDEM – Aslında, mimar bütün yapı faaliyetiyle ilgili olmalıdır. Yoksa mimar, “bu mühendisin işi, şu betonarmecinin işi” diyerek elini birtakım konulardan çekmemelidir. Ama bugünkü yapı tekniği o kadar ilerlemiştir ve o kadar ayrıntıları vardır ki tek insanın bütün bunlara hakim olmasına imkân yoktur. Ama bunları anlar bir şekilde yetişmiş olması gerekir. Onun için bu dediğimiz işlerin hepsi hakkında bilgi sahibi olması lazımdır.

YAPI – Sizce ideal bir mimar nasıl olmalı? Bir mimar kim olmalı? Sanatçı mı, mühendis mi?

S. H. ELDEM – Mimarın ne olduğunu belirtmek güç. Bu suretten dolayı zaten bu memlekette mimar şu anda lâyık olduğu mevkii alamamıştır. Eskiden, yani mimarlığın parlak olduğu devirlerde, Mimar Sinan zamanında meselâ, mimar büyük bir şahıstı. Saray içinde mevkii vardı. Resmi bir sıfatı vardı. Bunların hepsi düşünülmüştü. Ve o zamanda mimarların isimleri biliniyor, eserleri isimlendirilebiliyordu. Şimdi öyle değil. Onun için mimarın ne olduğunun bilinmesi lâzım. Bugün birçok vesileyle milletin bir heykeltıraşın ne olduğunu daha çok bildiği anlaşılıyor. Ressamın ise büsbütün böyle. Yani sanatın birçok branşları var ki millet bunları bu haliyle kabul etmiştir. Mimarlığı pek anlayamaz. Daha henüz mimarın kalfadan farkının ne olduğu pek bilinmez. Birtakım adamlar da “mimarlık yapmasını biliriz” derler. O yaptıkları faaliyet gecekondu mertebesinde kaldığı müddetçe “pekâla” diyelim. Pekâlâ değil ya, söylediğim şartlarla kabul edelim. Ama daha büyük binalar, apartmanlar filan da bu şekilde yapılıyor. Onun için mimarlık daha çok büyük tecrübeler:den geçecek ve memlekette yerleşmek için çok seneler isteyecektir. Ama bu senelerde bence kesinlikle halkla ilişkiyi kurmak lazımdır.

YAPI – Efendim, Türkiye’de sizin dışınızda en çok beğendiğiniz binalara sahip mimarlar kimlerdir?

S. H. ELDEM – Efendim, Behruz’un Halkla İlişkiler Binası çok muvaffak oldu bence. Behruz’u şahsen çok severim, mimarisini o kadar sevmez idim. Biraz da aceleden dolayı, binayı prefabrike elemanlarla yapmak mecburiyeti oldu. Bu da sadeleştirmek durumunu yarattı. Tabii çok istidatlı bir mimar. Onun gibi daha pek çok kıymetler var. Ben kendim bunların arasından biraz ayrılmışsam, o da bir şans eseridir. Çok genç yaşlarda bina meydana çıkarmaya başlayabildim. Konkurlar oldu. O zamanlar konkurlar çok kolaylıkla kazanılıyordu. Çok kazandım. Sonra birtakım siparişler oldu. Yani bir şans eseriydi.

YAPI – Ama sizinle birlikte başlayan birçok kişi de bu başarıyı gösteremedi

S. H. ELDEM – Evet ama çok da şansım oldu. O şansı bir dereceye kadar kullanabildim.

YAPI – Reaksiyonlarla da karşılaştığınız oldu herhalde

S. H. ELDEM – Çeşitli olaylarla karşılaştım. Yeni yapılmış binaların yıkılması en acısı. Benim başıma gelen şey başkalarına da olacak elbette. İlk ben başladığım için sırayı da ilk ben geçiriyorum.

YAPI – Her başarıya bir karşı reaksiyon geliyor herhalde.

S. H. ELDEM – Evet ama böyle reaksiyonların olmaması lazım. Bir iddiayla yapılmış ve dünya literatürüne girmiş olan Yalova Termal Oteli’nin yıkılması bana büyük üzüntü verdi. Türkiye’de bir Türk mimari tarafından yapılan ilk binalardan biridir bu. Alman, İngiliz, Amerikan literatürüne geçti ve birçok mimarımız bu binanın yıkılmasına engel olmaya çalıştılar.

YAPI – Efendim, eserleriniz arasında bir ayırım yapar mısınız? Diğerlerine oranla daha çok veya daha az sevdiğiniz eserleriniz var mıdır?

S. H. ELDEM – Pek söylenemez tabii. Çünkü eserlerin muvaffak olup olmaması malsahibiyle olan münasebetlerle de ölçülebilir. Malsahibi mimariyi sever ve anlarsa, çok yardımcı olur. Yalnız yardımcı değil, ilham konusu olur. Bunun aksi olursa da iş çok güçleşir. Onun için istediği gibi iyi eser yaratmak mimarın elinde değildir.

YAPI – “En sevdiğim şudur” diyebileceğiniz bir eseriniz var mı?

S. H. ELDEM – Söyleyemem efendim. Hiçbirine haksızlık etmek istemem. Fakat bazı eserlerde daha fazla, bazı eserlerde de daha az şansım olduğunu söyleyebilirim. Sipariş edenin durumu, anlayış derecesi etkili oldu. Bazen öyle kimseler çıkıyor ki insana ilham veriyorlar. Tabii doğrusu bu. Böyle olması lazım. Yani mimar da her sanatçı gibi destek ister, pohpohlanmak ister, alkış ister. Bunun çaresi yok. Bu böyle. Binaenaleyh daimi surette mücadeleyle bu işi yürütmek çok güçtür.

YAPI – Kendinizden kaynaklanan bir hatadan dolayı pişmanlık duyduğunuz bir eseriniz oldu mu?

S. H. ELDEM – Onu söyleyemem. Her mimarın elbette “aman şu binamı yok edebilsem” gibi bazı düşünceleri vardır. Hatalı uygulamalar oluyor tabii. Uygulamalar ne kadar fazla olursa, hatalar da o nispette çoğalır. Ben ama diyebilirim ki çok şükür o raddeye gelebilecek durumda değilim. Ekseri binalarımın altına hâlâ imzamı atabilirim. Bu da önemli bir mesele çünkü. Birçok kimseler 40 sene evvel öyle binalar yapmışlardır ki her modaya uymuşlardır. Bugün o binalardan utanırlar. Ben hiçbir modaya uymadım.

YAPI – Efendim, örneğin Hilton Oteli bir çığır açtı. Bu binaya ne tür katkılarınız oldu?

S. H. ELDEM – Katkı… Esasını ben verdim efendim. Amerikan firmasının ilk defa betonarme bina yapması ve bunu mimarisinde ifade etmiş olmasına ait bir örnektir. Orada şadırvan vs. gibi ufak pavyonlar var. Onları bana mal .ederler. Ben ancak süslemesini yapmışım gibi. Halbuki öyle değil efendim. Kendileri de bunun benim söylediğim şekilde olduğunu belirttiler. Aslında ben her zaman modern mimari yapmaya gayret ettim. Hilton Oteli-Adliye Sarayı’ndan sonra yapıldı. Adliye Sarayı’nda yapılan birçok kısımlar Hilton’da da görülüyor. Fakat Hilton Oteli’nde bunlar en büyük ölçüde, en modern şekillerde uygulanabildi.

YAPI – Hilton Oteli’nin mimarisi fonksiyondan mı çıkıyordu efendim? Aslında sizin üslubunuzu andırmıyor.

S. H. ELDEM – Evet fonksiyondan çıkan şeylerdi. Hilton Oteli, belirli bir tipi dünyaya yaydı. Fakat bu tipi kullanan ilk bina bu değildir. Karayip adalarında Karayip Hilton Oteli yapıldı. Aslında örnek oldu. Yani orta koridor, iki tarafa odalar ve bu odaların hepsinin aynı cins ve şekilde olması ve cephede de bunun ifade edilmiş olması ve cephede ayrıca bir kimlik, bir başkalık aranması yani mekaniklik. Sanki çekmeceler sırayla dizilmiş gibi. O devir mimarisinde otel böyle anlaşılırdı. Bugün otel çok farklı anlaşılıyor. Son örnek Çırağan Sarayı için yapılan çalışmalarda belli oldu. Bir otelin o kadar büyük bir kütle ve o kadar mekanik bir şekilde olması artık bugün hoş görülmüyor. Zaten genellikle bugün dünya mimarisinde, Amerika’dan başlamak üzere doğaya yaklaşma cereyanı var. Binaenaleyh böyle fazla muazzam büyük yapmayı kimse istemiyor. Büyük binalar doğanın içinde bir taş yığını gibi duruyor. Aynı şeyi yüksek kuleler için de söylemek mümkün. Amerika yaptı, o başka. Ama böyle zavallı memleketlerin kuleler yapması – 20-25 kata kadar çıkmak kadar komik birşey yok. Bunların sağlamlığı hakkında bir garanti veremezler.

YAPI – Efendim, eninde sonunda bu kuleler yapılmayacak mı? Bu gereksinme duyulmayacak mı?

S. H. ELDEM – Yapılmayacak. Bana göre katları tahdit etmek lazım. Kesafeti tahdit etmek lazım. Yani şehirlerin büyüklüğünü sınırlamak lazım. Bugün millet İstanbul on milyon nüfuslu diye iftihar ediyor. Nedir bu, marifet mi sanki?

YAPI – Çok büyük bir köy değil mi?

S. H. ELDEM – Büyük bir köy, evet. Birçok insana “buyur” derseniz, şehir var diye hepsi gider. Meselâ İsviçre’deki şehirlerin uzun süreler yüz ile iki yüz bin arasında nüfusları oldu. Fakat hâlâ aynı çevre içindedirler. Büyümeleri ilâve kısımlarına yapıldı ve eski kısımlar hemen hemen hiç bozulmadı. Şehir de karakterini muhafaza edebildi. İstanbul’un ‘karakteri ise yok oldu. Ankara’nınki yok oldu. İzmir’inki bile yok oldu. Bu marifet mi?

YAPI – Bir yerde çok büyük ölçekte düşünülmesi gereken bir konu. Devlet politikasıyla ilgili.

S. H. ELDEM – Evet efendim. Mimarları asan bir konu. Ama mimar da kendi çalışma sınırları içinde bu esaslara riayet etmeye gayret edebilir.

YAPI – Hilton’u Sheraton Oteli izledi. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir?

S. H. ELDEM – Sheraton, Hilton’un aksine yükseğe doğru gitti. Otelcilikte, bir katta belirli bir oda sayısı azalırsa, servis de çok güçleşir. Fakat Sheraton’da böyle bir durum hasıl oldu çünkü arsa daha fazlasına imkân vermedi. Ama bununla beraber mimarların da böyle birşey yapma hevesi vardı. Bu belliydi. Nitekim, Orduevi de buna benzer. Buraya mimari bakımdan bir kule lazım dendi.

YAPI – Bu binaların mimarisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

S. H. ELDEM – Birşey düşünmüyorum efendim. Mimarların hepsi hayatta. Uzun uzun yaşasınlar inşallah.

YAPI – Örneğin, siz olsaydınız öyle mi yapardınız?

S. H. ELDEM – Onu da söyleyemem. Bu da demek değildir ki ben olsaydım her şeyin en doğrusunu yapardım. Ben de birçok zamanlar istediğim şeyin aynını yapamıyorum. O zaman ya reddetmek lazım ve büsbütün daha kötü birşey yapılmasına müsaade etmek lazım. Hiç olmazsa şimdi bu durumda biraz yol göstermek ilk adımları daha kabul edilebilecek, daha normal bir şekilde atmış olmak imkânını buluyoruz.

YAPI – Türkiye’nin bütün zorluklarından bahsettik. Türkiye’de değil de, örneğin Amerika’da mimarlık yapsaydınız, bugün çok daha başka bir yerde olacağınıza inanıyor musunuz?

S. H. ELDEM – Orada kalsaydım demek istiyorsunuz. Kalmak için çok sebepler, fırsatlar ve davetler vardı elbette. Ama ben, yapacağımı, Türkiye,de yapacağım iddiasındaydım.

YAPI – Yani Türkiye’yi tercih ettiniz.

S. H. ELDEM – Tercih değil, burada yapacağım iddiasındaydım. Amerika yapacağını yapmış. Türkiye’de herşey yapılacak. O beni çok çekiyordu. Ben o zaman bütün Anadolu araştırmalarımı yapmış bulunuyordum. Oradaki hazinenin ne olduğunu biliyordum ve oradan neler çıkabileceğini biliyordum. Dünya çapında, son derece enteresan bir mimari çıkabilirdi.

YAPI – O senelerde örnek aldığınız herhangi bir mimar var mıydı?

S. H. ELDEM – Var efendim. Birkaç tane mimar var. Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright var.

YAPI – Frank Lloyd Wright’la birtakım benzerlikleriniz de var galiba.

S. H. ELDEM – Var. Benzerlik benden geliyor. O bize yakın olan mimariyi “prairie” mimarisi namı altında yaydı. “Prairie” mimarisi aslında Amerika’da da biraz suni. Yani Türkiye’ye Anadolu’ya daha çok yakışıyor. Ama bunu bilerek yaptı veya yapmadı denemez. Le Corbusier’de de aynı şey, Türkiye’ye geldiği zaman hemen gördü bizim binaları ve krokiler yaptı. Bu da şunu gösteriyor ki Corbusier gibi mimari bir deha gördü, anladı, bunların kıymetini. Biz de kör insanlar gibi mütemadiyen bunları yıkmakla meşgul olmuşuz. Köhne diyerek.

YAPI – Yurt dışında beğendiğiniz binalar, mimarlar nelerdir, kimlerdir?

S. H. ELDEM – Herhalde Pompidou Merkezi değil efendim.

YAPI – Neden Pompidou değil efendim?

S. H. ELDEM – Çünkü mimari değil. bir hokkabazlık. Bir marifet sözde. Yani bir insanın bütün derisini soyun, etlerini çıkarın, içindeki ne varsa görünsün. Bu arada, o binada iskelet de az görünüyor. Bunların hepsi halkı tesir altında bulundurmak için sansasyon mimarisidir. Tabii uzun süre dayanmaz. Eiffel Kulesi’ni de bu şekilde yaptılar. Fakat Eiffel Kulesi son derece rasyonel, fonksiyonel bir yapıdır. Böyle mimari bir iddiası yoktur. O devirde böyle bir kule o şekilde yapılabilirdi ve yapılmıştır.

YAPI – Efendim, “Mimarlığı tanıtmalıyız” diyoruz. Böyle sansasyonel binalarla halkı kendimize çekemez miyiz?

S. H. ELDEM – Bu sansasyonel binalar illâ ki ters olmamalı, yanlış olmamalı. Bunlar meselâ şöyle olabilir: Betonarmeden veya herhangi bir malzemeden o malzemenin imkân verdiği sınırları neredeyse aşacak şekilde bir mimari yaratmakla olabilir. Ben böyle birtakım cami projeleri yaptım. Fakat onlar yapılmadı. Ama bugün meselâ İslamabad’da harika bir cami yapılıyor. Bir Türk mimari, Vedat Dalokay yapıyor. Fakat o Türk mimarı, o camiyi Ankara’da yapamadı. Millet buna imkân vermedi. Şu hale bakın. Allah yardım etti. Bu camiyi İslamabad’da yaptı. Tabii ikinci proje olduğu için daha da olgunlaştırmış. İslâm milletine de İslâm mimarisinin ne verebileceğini göstermiş oldu.

YAPI – En beğendiğiniz binalardan bahsediyordunuz efendim.

S. H. ELDEM – Onu söylemek güç. O kadar zengin şeyler var ki. Diğer yandan eskiye bakarsanız İslam mimarisi var, Hıristiyan mimarisi var. Yalnız şunu söyleyebilirim ki İslam mimarisi çok güzel eserler yaratmıştır. Çok farklı yerlerde yapıldığı halde hepsinin birbirine benzer karakteristiği vardır.

YAPI – Yurt dışındayken kimlerle çalışmıştınız? Size ne gibi etkileri oldu?

S. H. ELDEM – Yurt dışında Paris’te ve Berlin’de stajyer olarak birtakım bürolarda çalıştım. Mies yahut Bruno Paul yahut Le Corbusier, Perret gibi kişilerin bürosuna gidip incelemeler yaptım. Tabii bunu yapmak kolay değil. Daima sefaretlerden ona göre tavsiyeler lazım oluyor. Fakat onlar da, doğrusunu söyleyeyim, beni reddetmediler. Başlangıçtan sonra, bendeki araştırma isteğini gördüler ve yardım ettiler.

YAPI – Efendim, Skidmore, Owings ve Merril’le de çalıştınız.

S. H. ELDEM – Evet ama o başkaydı. O bir büro çalışmasıydı. Onlarla müsavi durumlarda çalıştık. Yukarıda anlattıklarımda genç bir mimarken üstadın yanında öğrenmeye gelmiştim. Frank Lloyd Wright ile de ben kendimi öğrenci vaziyetine soktum. Frank Lloyd Wright benimle çok ilgilendi. Çünkü benim çizdiğim krokilerin kendi yaptığı eserlerle benzerliğini gördü. Kendisi bunu Uzak Şark’tan gelerek arıyordu. Japon ve Çin mimarisinden. Ben de aslında bugün hâlâ oradan birtakım ilhamlar almakla meşgulüm. Mimarlık çok uzun süren bir hadise. Tahsili de çok uzun. İyi bir mimar “Ben artık oldum. Bitti” dememeli.

YAPI – Efendim, son olarak önerileriniz var mı? Bir mesaj vermek ister miydiniz? S.H. ELDEM – Benim demek istediğim: “Halka dönük, halkla beraber”. Ama bunu bir slogan şeklinde kullanmıyorum. Slogan mânâsıyla da kullanmıyorum. Hakiki surette öyle diyorum. Madem ki bu memleket gecekondu seviyesinden fazla yükselememiştir. Kırk-elli sene evvel bu memleket çok daha medeni bir şekilde yaşardı. İnsanlara yakışır bir şekilde otururdu. Evet, sıcak su veya elektrik yoktu. Ama evler insan ölçüsünde yapılmış, herbiri bir eserdi. Bugünün gecekondusu gayri insani bir meskendir. İnsanın seviyesini düşüren bir yaşama şeklidir. Binaenaleyh öncelikle onu düzeltmek lazım.

YAPI – Binalar mı insanı etkilemiştir, yoksa insanlar mı binayı etkilemiştir?

S. H. ELDEM – İnsanlar tabii. İnsanların seviyesi, durumları ve bulundukları vaziyet bunları yaratmıştır. İsmi üstünde: Gecekondu. Yani bir gece içinde bir bina yaratmak mecburiyeti kadar korkunç birşey akla gelir mi? Bunu ancak en iptidai kavimler yapar. Türk milletinin yaşama şeklini medenileştirmek lazım. Şehir merakı yüzünden Anadolu’da birçok yerler terk ediliyor. Kâtiyen olmamalı. Medeni Avrupa hâlâ topraklarına bağlı. Mimarlık budur. Mimarlık kabil olduğu kadar topraktan ayrılmamaktır. Toprak dediğimiz zaman, toprağın verdiği tüm malzemeler kereste, tuğla, ne varsa anlaşılmalı. Çölün ortasında cam kutu yapan mimar artık mimarlık yapmasın. Onun sonuncu eseri olsun. Bir de camı siyaha boyarlar. Felâket. Ama İstanbul’da var böyle binalar.

YAPI – Çok teşekkür ederim efendim.

S. H. ELDEM – Rica ederim.

Kaynak:

Hasol, Ayşe, ‘Sedad Hakkı Eldem’le bir söyleşi’, Yapı 69, Ekim 1986, s. 31-39.

 

Advertisements